8 Aralık 2013 Pazar

Türkiye Ekonomisi -6-

İmkansızı Başarmak ve Emlak Balonu

Geçtiğimiz hafta TUİK Kasım ayı enflasyon verilerini yayınladı ve aylık tüketici fiyat endeksinin %0.01 arttığı görüldü. Ancak “Enflasyon Nereye Gidiyor” adlı çalışmada yer verildiği üzere Kasım ayı enflasyonunun %1.73-%0.564 arası gelmesi bekleniyordu. Bu beklentinin temel sebebi geçmiş datalar üzerinde yapılan matematiksel araştırmaydı. Bu araştırmada geçtiğimiz son 10 yılın enflasyon verileri incelenmiş ve standart sapmaları hesaplanarak makul bir aralık bulunmaya çalışılmıştır. Farkedildiği üzere gelen veri bandın çok daha altında gözükmektedir. Dolayısı ile açıklanan veri şüpheleri ciddi şekilde üzerine çekmiştir.


Öncelikle tekrar tarihsel dataya bakılacak olunursa daha önce enflasyon verilerinin son 120 ayda standart sapma yolu ile belirlenen bandın 14 defa dışına çıktığı tespit edilmiştir. Ancak bu dışına çıkmalar genelde yukarı yönlü hareketlerden dolayı kaynaklanmıştır ve iki sene üst üste hiçbir zaman band aşağı yönde kırılmamıştır. Olasılık hesabı ile bakıldığında ise gelen enflasyon verisinin gerçekleşme ihtimali %5’ten azdır. Peki neden böyle bir veri geldi?

Komplo teorilerini geçmeden önce mantıklı çözümlere bakmakta fayda var. Öncelikle açıklanan Kasım ayı TÜFE verisi bir önceki aya göre fiyat değişimini temsil etmektedir. Yani geçtiğimiz aya göre fiyatlar neredeyse artmamıştır. Bu da mal ve hizmetlere olan talebin düşüklüğünün bir göstergesidir. Türkiye 2012’nin son çeyreğinde %1.4 büyümüş ve yıl genelinde %2.2 büyümüş idi. Geçen senenin son çeyreğinde büyümenin temel sebebi kamu harcamaları olarak göze çarpmıştı. Yani hanehalkı tarafından katkı çok sınırlı idi. Fakat buna rağmen gördüğümüz düşük enflasyon rakamları bu veriden çok daha yüksekti. Söylenilmeye çalışılan, eğer gerçekten Kasım ayı TÜFE artışı %0.01 ise Türkiye’nin 2013 4. Çeyrek büyüme rakamı düşük gelmelidir(%1.5 ve altı). Geçen seneye göre enflasyonist baskılar azalmamış aksine artmıştır. Yaz aylarından beri ortaya çıkan yüksek kur enflasyon üzerinde önemli bir baskı yapmaktadır.

Aralık ayı ise yılın en az süprize açık olan aylarından biridir. Türkiye’de çok haraketli geçmeyen bu ayda ortalama aylık fiyat değişimi 0.335 olmaktadır. Eğer Kasım ayı enflasyonunun düşük çıkmasını sağlayan temel deflasyonist etkiler devam ederse kasım ayı enflasyonu 0 veya 0’ın altında da çıkabilir. Sonuç olarak Merkez Bankası hedefinden çok sapmamış, belki de hedefine ulaşmış olur(hedef %6.8).

Akıllara getirmek istenilmeyen bir diğer etken ise rakamların dahiyane bir şekilde maniple edildiğidir. Avrupa’da bile Kasım ayında enflasyon beklenenden biraz fazla gelmiş ancak deflasyonist baskılar etkilerini hala sürdürmektedir. Öte yandan gelişmekte olan ülkelere bakıldığında Brezilya’da kasım ayı enflasyon değişimi %0.534, Hindistan’da %1.26, Rusya’da ise bu artış %0.597 olmuştur. Ayrıca unutulmamalıdır ki bu ülkeler enflasyonla ve değer kaybeden para birimi ile baş edebilmek için birden fazla faiz arttırımına gitmiştirler.

Bu şartlar altında Türkiye’de enflasyonun düşük çıkmasının en önemli sebebi ekonomik aktivite yavaşlaması olarak görülmektedir. Bunun doğruluğunu kontrol etmek de yıl sonunda büyüme veriler açıklandıktan sonra mümkün olacaktır. Tabi insanların aklına gelen  önümüzdeki yılın seçim yılı olması sebebi ile rakamların hükümet tarafından maniple edildiğidir. Bu durum dünyanın bir çok ülkesinde tartışılan bir konu olup zaman zaman gözlemlendiği iddia edilmiştir. Peki hükümet neden enflasyon verisini düşük göstermek ister?

Çok temel olarak yüksek enflasyon(özellikle %5’lerin üzerinde) hiçbir ülkenin işine gelmeyeceği gibi ülkenin uluslararası anlamda kredibiletsini de etkilemektedir. Sonuç olarak enflasyon paranın reel olarak değer kaybıdır aynı zamanda. Bu durumun kredibiliteye etkisinin en güzel gözlemleneceği araç faiz oranıdır. Beklenenden yüksek gelen Ekim ayı enflasyonu sonucu faiz tırmanışa geçmiştir. Eğer yıl sonu enflasyon %7 civarında değil 8 civarında gelecek olsa idi faiz %9’un üzerine çıkacak %10’a yaklaşacaktı(faizin enflasyondan yüksek olması beklenen bir durumdur, reel faiz 0’ın yukarısında olacak ki insanlar finansal kuruluşlara paralarını yatırsınlar). Düşük enflasyon verisi ile bu engellenmiş oldu. Tabi enflasyonun yüksek çıkması sonucu hükümetin memurlara, asgari ücrete yapacağı zam da artmak zorunda kalacaktı, bu durumda kısmi olarak engellenmiş oldu. Bir diğer önemli durum, enflasyon yüksek geldiği takdirde merkez bankasının faiz oranında artışa gitmesi gerekecekti.

Görüldüğü üzere enflasyon verilerini maniple etmenin bir çok faydası bulunmaktadır. Ancak maniple edip kredibilite kaybedilmemeye çalışılırken, maniplasyon ortaya çıktığında kredibiltenin yerle bir olacağı unutulmamlıdır. Arjantin’in yakın zamanda başına gelmiş bir olaydır. Kredibiliteyi yerle bir edecek bir başka durum ise veriler arasındaki uyumsuzluk olacaktır. Ekonomide her veri bir şekilde birbiri ile ilişkilidir. Yüksek gelecek 4. Çeyrek büyüme rakamı Merkez Bankası’nın kredibilitesine ciddi zarar verecektir.

Emlak Balonu

Son zamanlarda en çok konuşulan konulardan biri Türkiye’de emlak balonu olup olmadığıdır, dünyaca ünlü ekonomist Nouriel Roubini’nin de katkıları ile bu tartışma daha da alevlenmiştir. Ancak bu konuda ciddi rakamsal çalışmalar olmadığı gözlemlenmiştir. Rakamsal çalışmaların olmamasının sebebi rakamların olmamasıdır. Bir ülkede emlak balonu var mı yok mu gibi konularda bakılan önemli parametreler vardır. Bunlardan en önemlisi olan konut fiyat endeksi bile 2010 yılı itibari ile resmi olarak yayınlanmaya başlanmıştır(2010’dan önce yayınlanıyor olsa bile bu veriler mevcut değildir). Bunun yanı sıra evlerin boşluk oranı(vaccancy rate), kira fiyat endeksi, toplam konut yapımı, bankaların konut kredisi oranları(mortgage kredileri de buna dahil edilebilir) diğer önemli parametrelerdir. Fakat bu konuların birçoğu ile ilgili elimizde veri bulunmamaktadır, olsa bile veriler tarihsel data kapsamında değildir. Dolayısı ile araştırmacılar genel resme bakarak yorum yapmaya çalışmaktadırlar.

Bu kısa çalışmada kullanılacak veriler TCMB tarafından yayınlanan konut fiyat endeksi(TKFE) ve yeni konut fiyat endeksi(TYKFE) olacaktır. Bahsi geçen verilerin yanı sıra 2008’de Amerika’da ve İspanya’da yaşanan emlak balonları incelenecek, temel sebeplerine dikkat çekilecek ve bu doğrultuda T.C. Merkez Bankası’nın ve uygulanan politikaların emlak piyasasını ne yöne çektiği gözlemlenmeye çalışılacaktır.

Konut Fiyat Endeksi
Konut fiyat endeksi TKFE ve TYKFE olmak üzere iki farklı şekilde Merkez Bankası tarafından yayınlanır. TKFE bütün konut fiyatlarını kapsarken, TYKFE son 2 yılda yapılmış konut fiyatlarını kapsamaktadır. Merkez Bankası’ndan alınan veriler nominal değeri ifade etmektedir. Alım gücündeki düşüşü ifade ettiği için TÜFE değişimi reel rakamları ortaya çıkarmak için kullanışmıştır. Ayrıca 2013 yıl sonu enflasyonu son veriler ışığında %7 olarak kabul edilmiş ve hesaplamalar bunun üzerine yapılmıştır. 
Yukarıdaki tabloda Türkiye’nin konut fiyat endeksini reel bazda değişimi gösterilmiştir. Görüldüğü üzere özellikle son 2 yılda reel bazda TYKFE endeksinde %10’u geçen artışlar meydana gelmiştir. 2010 yılından bu yana ise reel fiyat artışı 4 yılda TKFE için %14.61, TYKFE için %14 olarak gerçekleşmiştir.


Türkiye Ortalamasının yanı sıra bölgeler tek tek incelendiğinde Merkez Bankası raporunda TR10 kodu ile sınıflandırılmış İstanbul’un yukarıdaki rakamlardan daha yukarıda bir seyir izlediği görülmüştür.

Tabloda da görüldüğü üzere İstanbul’da ki konut fiyat endeksi Türkiye genelinin çok üstündedir. Özellikle son 2 yılda reel bazda TKFE sırası ile %6.81 ve %10.56 artarken TYKFE sırası ile %11.14 ve %10.24 artmıştır. 4 yıl sonuna bakıldığında TKFE’de reel bazda %23.61’lik artış yaşanırken TYKFE’de %27.46’lık bir artış yaşanmıştır. Dolayısı ile konut fiyarlarındaki artışa İstanbul’un öncülük ettiği çok açıktır.

Peki bu veriler Türkiye’de emlak balonu var demek için yeterli midir? Elbette balonlara etki eden bir çok faktör var ancak yakın zamanda emlak balonu patlamış olan ülkelerle kendimizi mukayese etmekte fayda olacaktır. Burada ölçü Amerika olmamalıdır. Amerika’nın gerek konut sektörü gerek finansal sektörü çok fazla gelişmiş olup, finansal sektörde regülasyon çok düşük olduğu için balonun şişebileceği hacim bize göre çok daha fazladır. Amerika yerine 2008 yılında emlak balonu patlayan ve küresel krizin etkisi  ile tepetaklak olan İspanya’yı incelemek daha doğru olacaktır.

İspanya konut fiyat endeksine baktığımızda:

Avrupa Merkez Bankası’nın veri tabanından alınan veriler ışığın şekilde de görüldüğü üzere 2000’li yıllarda başlayan sert fiyat artışları 2007 yılı ortasında tepe noktaya ulaşmıştır. 2000 yılı baz alındığında 7.5 yıl içerisinde artış %250 seviyesinde gerçekleşmiştir. Enflasyon oranının düşük olduğu bu ülkede(ortalama %4’tür) reel artış %200’e yaklaşmıştır.

Nitekim sonunda balon patlamış ve emlak fiyatları son 7 yılda %40’tan fazla değer kaybetmiştir. Olumsuz ekonomik koşulların hala düzelmemesi dolayısı ile emlak piyasasındaki depresyonun bir süre daha devam edeceği düşünülmektedir.

Bu konuda çalışma yapan Antoine Gentier(2012), Dean Baker(2008) ve Mark Thornton(2010) gibi önemli ekonomistler, 2000 resesyonu sonucu dünya genelinde merkez bankalarının düşük faiz politikasının balonların oluşmasında etkili olduğunu söylemişlerdir. Ucuz paranın yanı sıra İspanya balonunun oluşmasında etkili olan bir diğer unsur ise İspanyol kültürüdür. İspanyollar kirada oturmak yerine ev sahibi olmayı tercih etmişler ve borca girerek biraz Amerikan tarzı ev sahibi olmuşlardır. Bunun temelinde 1970-80’li yıllarda hükümet tarafından uygulanan politikalar vardır. İnşaat sektörünün kalkınması amaçlanmıştır. Hükümet İspanyol bankaları konut kredisi verirken daha rahat olmaları için destek vermiştir. Bu kültür İspanyollara yerleşmiştir. Şuan İspanya’da ev sahibi olma oranı %80’den fazladır. Krizden önce bu oranın daha yüksek olduğu unutulmamalıdır.

Yukarıda bahsi geçen etkenlerin yanı sıras Jeff Holt(2009) “A Summary of the Primary Causes of the Housing Bubble and the Resulting Credit Crisis: A Non-Technical Paper” çalışmasında emlak balonlarına sebep olan 4 temel özelliği belirlemiştir:
·         Konut kredi alımlarının kolaylaştırılması
·         Merkez Bankası’nın uzun süre düşük faiz politikası uygulaması
·         Bankalar tarafından özel sektördeki kaldıraç etkisinin arttırılması
·         Hane halkının borç/gelir oranın artması

Türkiye baktığımız zaman ise:

Yukarıda verilen bilgiler ışığında Türkiye’ye baktığımızda ve kıyasladığımızda daha farklı ve kendine özgü bir tablo görmekteyiz. İlla ki bir balon patlaması için İspanya’nın geçtiği yollardan geçeceğiz diye bir kavram bulunmamaktadır. Özellikle konut sektöründe her halkın kendine göre alışkanlıkları bulunmaktadır.
Emlak Balonu ile ilgili ilk kısımda verdiğimiz tablolarda görüldüğü üzere son 2 yılda konut fiyatlarında reel anlamda çok sert bir çıkış gözlemlenmiştir. Son 4 yılda İstanbul’da yeni yapılan konutların fiyatları neredeyse %30 daha fazla fiyatlanmaktadır. Ancak bu bilgiler ile Türkiye’de ciddi bir emlak balonu var demek doğru değildir. Emlak balonu şişmektedir demek daha doğru olacaktır. Gerek Amerika, gerek İspanya, ya da emlak balonu tecrübesi yaşamış hangi ekonomi incelenirse incelensin %30’luk artış balonun patlaması için yeterli değildir. Türkiye’den bakan insanlar için elbette fiyat artışları daha yüksek gözükmektedir çünkü enflasyon son 4 yılda %7.5 civarındadır. Dolayısı ile şişik olan rakamlar insana daha şişik gözükmektedir.

Ayrıca 2008 krizinde en çok darbe alan sektörlerden biri de emlak sektörü olmuştur. 2008’in son 3 çeyreğinde emlak fiyatları sırası ile -%2.5, -%5.77, -%5.69 azalmıştır. 2010 yılına kadar olan süreçte bir toparlanma, tepki hareketi görülmüş ve son 2 yılda da emlak balonu şişmeye başlamıştır. Ancak İstanbul’u Türkiye genelinden ayırmak doğru olacaktır. İstanbul'da emlak fiyatlarında artış çok ciddi seviyelerdedir. Reel anlamda bile %11’i bulan rakamlar gözlemlenmiştir. İspanya krizi bizlere göstermiştir ki; emlak piyasasının %10’un üzerinde büyümeye başlaması, balonun şiştiğinin en önemli göstergesidir.

Dikkat çekmek istenilen bir başka konu ise İspanya örneğinde bahsedilen “ev sahipliği” oranıdır. Bu oran Türkiye’de 2012 yıl sonu itibari ile TUİK verilerine göre %60.4’tür. 2013 yıl sonu itibari ile bu rakam elbette bir miktar artacaktır ancak Türkiye’de emlak fiyatlarının bu kadar hızlı artmasında en önemli etken yabancı yatırımcılardır. Ekonomi Bakanlığının yayınladığı veriler incelendiğinde görülecektir ki 2013 yılında Türkiye’den ciddi sermaye çıkışları gözlemlenmektedir. Örneğin 2013 Ocak-Eylül yılları arasında Uluslararası doğrudan yatırımlar 8.697 milyar dolar iken bu yatırımların %23’ü gayri menkul sektörüne yapılmıştır. 2013 yılında ülkeden ciddi sermaye çıkışları görüldüğü bilinmektedir. Nitekim geçen sene Ocak-Eylül döneminde sermaye akışı 10.5 milyar dolar iken bunun %17.5’i gayrimenkul sektörüne yapılmıştır. Yani, bu sene %17’lik bir sermaye çıkışı olurken, gayrimenkul sektörüne yabancı yatırım %8.7 artmıştır.

Emlak balonu oluşumunda etkili faktörler yukarıda belirtildi, bu etkenlerin Türkiye’deki durumu incelenecek olunursa:
·        Türkiye’de özellikle 2001 krizi sonrası bankacılık sektöründe çok ciddi bir baskı oluştu. Amerika’da 2008 krizi öncesi görülen kolay kredi verme, kredi vermek için çeşitli yöntemler icat etme ve kredi almak için yeterli gücü olmayan insanlara kredi vermek bizim bankacılık sektörümüzde de gözlemlenmekteydi. Dolarla borçlanmanın yanı sıra Japon Yen’i ile bile krediler açılmıştı o sırada. Ancak kriz ile birlikte getirilen zorunlu düzenlemeler, bu olayların daha sonra tekrardan yaşanmasının önüne geçmiş oldu.
·         TCMB 2000’li yıllarda resesyon sonrası dönemde düşük faiz politikasına geçen bir ülke değildi. Çünkü o zamanlar ekonomimiz dünya trendini izleyecek bazı makroekonomik kuvvetlerden yoksun idi. Bunların en başında enflasyon geliyordu. Yıllarca Türk halkına adete eziyet eden enflasyona savaş açılmıştı. Zamanın Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti ile başlatılan bu hareket sonucu Merkez Bankası borç verme faizi 2002 yılında %62’idi. Kademeli olarak düşürülen faiz oranı iki yıl içerisinde %20’ye kadar düşmüştü. İzlenilen bu politika sonucu enflasyon 2004 yıl sonu itibari ile tek haneye düşmüş oldu. Bu süreçte izlenen yüksek faiz politikası aynı zamanda ülkede çeşitli balonlarında oluşmasına engel oldu. Nitekim gerek Amerika krizini gerek İspanya krizini incelediğimizde karşımıza çıkan; merkez bankası tarafından bankalara sağlanan likiditenin sağlıklı olmayan bir büyüme ortaya çıkardığı ve ekonomik sistemin içinde bazı bozulmalara sebep olduğudur. TCMB’nın borç verme faizi ve enflasyon oranı aşağıdaki tabloda verilmiştir:



 Tabloda görüldüğü üzere TCMB yıllarca yüksek faiz politikası uygulamıştır. Uyguladığı faizlerin enflasyon oranında çok daha yüksek olması bankaların ellerindeki paranın daha çok kıymetini bilmelerini sağlamış, kredi verirken 2 defa düşünmeye sevk etmiştir. Nitekim ihtiyaçları olduğunda merkez bankasından borç almak onları büyük bir külfetin altına sokacaktı. Ancak her iki datanın da trend çizgilerine bakıldığında aralarındaki alan gittikçe azalmaktadır. Yani merkez bankası son zamanlarda (özellikle 2010 yılından sonra) enflasyon oranının altında borç vermeye başlamıştır. Yani piyasaya ucuz para sağlamaktadır. Nitekim yukarıda da gördüğümüz gibi emlak fiyatlarında artış 2010 yılında başlamış ve son iki yılda da kuvvetli bir ivme kazanmıştır. Düşük faiz politikaları her ne kadar piyasanın hoşuna gitse de balonların şişmesini hızlandırmakta ve temelli bir büyüme sağlamamaktadır.

·     Jeff Holt tarafından balonların oluşmasında etken olarak görülen bir başka önemli parametre özel sektördeki kaldıraç etkisidir. Kaldıraç etkisinden kasıt, kısaca borç alarak yatırım yapmaktır. Kaldıraç kelimesinin kullanılmasının amacı, şirketin dışarıdan bir başka kaynak bulup onu kaldıraç olarak kullanıp kendine yeni iş sahası açması ya da belli bir alandaki gelirini aldığı borçtan daha fazla arttırması için yatırım yapmasıdır. Ancak kaldıraç etkisinin fazla olduğu özel sektör içinde bazı kırılganlıklarıda barındırmaktadır. Türkiye’de özel sektörün dış borç stoku hızla artmaktadır. 2002 yılında GSYH’ye oranı %19 olan özel sektör borç stoku 2012 yıl sonu itibari ile %29’a çıkmıştır.

·         Son olarak önemi vurgulanan bir başka etken ise hane halkı borç oranıdır. Türkiye’de hane halkı borç oranı son yıllarda çok ciddi artış göstermektedir. Hane halkı borç stoku 2002 yılında GSYH’nin sadece %2’lik bir kısmını oluştururken 2012 yıl sonu itibari ile bu oran %18 olmuş, 10 yılda 9 kat artmıştır. Türkiye’nin tüketim odaklı büyüdüğünün bir başka göstergesi olan bu rakam, ülkede balonların şişmekte olduğunu gösteren önemli bir indikatördür.

Sonuç

Emlak fiyatlarını incelemeye ve Türkiye’de emlak balonu var mı yok mu? sorusunu cevaplamaya çalıştığımız bu çalışma bizlere göstermiştirki; Son 2 yılda konut fiyatlarında çok ciddi artışlar meydana gelmektedir. Özellikle uluslararası yatırımcıların direk gayrimenkul sektörüne yatırım yapması fiyatların daha da artmasına sebep olmaktadır. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünün yayınladığı verilere göre 2010 yılında 607098 konut satışı gerçekleşen Türkiye’de 2011 yılında 708275, 2012 yılında 701621 ve 2013’ün ilk üç çeyreğinde 862154 konut satılmıştır.

Dünyada gerçekleşmiş olan emlak balonları incelendiğinde özellikle merkez bankaları tarafından uygulanan düşük faiz politikalarının emlak balonlarının şişmesine yol açtığı tespit edilmiştir. Türkiye’nin son zamanlarda hükümetin “0 faiz” politikasını desteklemek için enflasyon oranının altında tuttuğu faiz oranları balonların şişmesine bir başka etkendir.

Dikkat etmemiz gereken bir başka konu ise hem özel sektörün hem de hane halkının borçluluk oranıdır. Her geçtiğimiz sene artan bu oranlar sağlıklı bir ekonomik büyüme gerçekleştirmediğimizi, kriz zamanlarında çok ciddi sıkıntılarla karşılaşabileceğimizi işaret etmektedir.

Elimizde bulunan Merkez Bankası’nın verilerine baktığımız zaman kısa vade de bir balonun patlamayacağı görülmektedir. Fakat balon hızla şişmektedir. İstanbul’un başını çektiği bu balonun ileride patladığı takdirde ortaya çıkabilecek hasarlar ciddi boyutta olacaktır. Nitkekim inşaat sektörü tek başına GSYH’nin %5.9’nu oluşturmaktadır. İstihdama katkısı ise %5.4 düzeyindedir. Ancak birçok sektör ile iç içe olan emlak sektörünün kriz anında ekonomiye etkisi yukarıdaki rakamlardan çok daha fazla olacaktır ve ekonomiyi durgunluğa sürükleyecektir. İspanya gibi yakın zamanda yaşanmış çok güzel bir örnek karşımızda durmaktadır.

Vakit varken şişen balon için önlemler almak en yerinde hareket olacaktır. Aksi takdirde yakın zamanda görülebilecek küresel bir resesyon Türkiye’de emlak balonu patlamasına sebep olacaktır. Merkez bankasının ısrarla faiz arttırmak istememesi ve enflasyon altındaki faiz oranları ekonomide balonların oluşumuna zemin hazırlamaktadır.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Enflasyon Nereye Gidiyor?

Türkiye diğer gelişmekte olan ülkelerle birlikte artık heyecanlı büyüme günlerini geride bırakmıştır. %5’ten büyük rakamlarının yakın gelecekte görülmesi zor olduğu gibi Türkiye ekonomisine de zarar verecek bir unsur olacaktır. Nitekim 2010-2011 yıllarında adeta krizin acısını çıkarırcasına yakalanan ortalama %9’luk büyüme oranından sonra, aşırı ısınmadan dolayı sert bir inişe geçilmiştir. Geçen sene %2 büyüyen Türkiye ekonomisi beklentilerin altında kalmıştır; ancak cari açık ve enflasyon çok fazla arttığı için böyle sert bir iniş gerekli hale gelmiştir.  Burada kendimizi teselli edebileceğimiz bir nokta diğer gelişmekte olan ülkelerin de Türkiye ile aynı trendi izlemeleridir. Krizden sonra para basan ve faiz oranlarını 0’a indiren gelişmiş ülke merkez bankaları sayesinde oluşan likidite bolluğu gelişmekte olan piyasalara gitmiş ve aşırı ısınmaya sebep olmuştur. Bu ülkeler hızlı büyümüş ancak cari işlemlerindeki açık artmış, enflasyon şişmiştir ve makro verilerdeki bozulmalar çok belirgin hale gelmeye başlamıştır.  

Geçen sene ile başlayan ve önümüzdeki yıllarda devam edecek olan süreçte düşük ama stabil büyüme oranları gelişmekte olan ülkelerin politikası haline gelmiştir. Bu yıl Türkiye ekonomisi büyüme beklentisi %3.6 iken, Brezilya’nın 2.4, Hindistan’ın ise %4.7(.8). Geçtiğimiz sene gerçekleşen büyüme rakamları sırası ile %2.2, 0.7 ve 3.2’idi( Bu ülkeler 2010-2011 yılları arası ortalama sırası ile %9, 5.1 ve 8.4 büyüdüler).  Düşük büyüme hedefinin amacı cari işlemler açığını azaltmak ve enflasyonu makul, sürdürülebilir değerlere indirmektir. Bu çalışma sırasında da Türkiye’nin kronik problemi haline gelmiş ve devamlı tartışmalara sebep olan enflasyon oranı üzerinde durulacaktır. Yılın bitmesine 2 ay kaldı ancak hedeflenen %6.8 rakamını tutturmamız zor gözükmektedir. Önümüzdeki 2 ay için olası enflasyon oranları geçmiş son 10 yılın verileri kullanılarak tahmin edilmeye çalışılacak, enflasyonda hangi ayların sürprizlere daha açık olduğu tespit edilecektir.

Enflasyon  Nedir? Nasıl Ölçülür?

Enflasyon; fiyatların genel seviyesinde sürekli ve hissedilir yükselme eğilimidir. Geçici olarak herhangi bir üründe ortaya çıkan fiyat artışı enflasyon anlamına gelmez, süreklilik esastır. Enflasyon aynı zamanda paranın değer kaybı anlamına da gelmektedir. %10 yıllık enflasyon oranı olan bir ülkede yaşayan bir vatandaşın 100 lirası sene sonunda alım gücünü %10 kaybetmektedir. Elbette enflasyonun dezavantajlarını alım gücünün azalması ile sınırlamak doğru değildir. Başlıca dezavantajlar:

1.      Enflasyonla gelen büyüme sürdürülebilir bir büyüme değildir. Belirli bir zamandan sonra ekonomide sert iniş ve çıkışlara sebebiyet vermektedir.
2.      Enflasyon uzun vadede hızlı büyümeyi ve yatırımları negatif etkileyen bir etkendir. Bunun sebebi fiyat istikrarının korunup korunamayacağı ile ilgili belirsizliktir.
3.      Enflasyon ulusal rekabeti düşürmektedir. Türkiye’de ki yüksek enflasyon ile dolar cinsinden ucuzlayan ürünlerle Avro Birliğindeki, kendi paralarını devalüe şansı olmayan ülkelerin rekabet etmesi çok zordur.
4.      İlk bahsettiğimiz alım gücünü azaltma etkisi. Enflasyon sonucu para değer kaybettiği için tasarruflar zamanla erimekte ve değerini kaybetmektedir. Özellikle faiz oranları enflasyon oranından düşükse(reel faiz oranı) bu daha büyük bir problem haline gelmektedir.
Yüksek seviyelerdeki enflasyon çok zarar verici etkilere sahip olsa da belirli miktarda enflasyonun faydaları da bulunmaktadır:
1.      Enflasyonun tersi olan deflasyon çok zarar verici etkilere sebep olmaktadır. Japon ekonomisi yıllarca bu sorun ile mücadele etmiştir. Deflasyon fiyatların düşmesi durumudur, fiyatlar düşerken yatırımcılar tüketim yapmak istememektedir çünkü gelecekte fiyatların daha düşük olacağı kanısına sahiptirler.
2.      Sürdürülebilir ve makul enflasyon fiyatların ve maaşların verimli bir şekilde ayarlanmasını sağlar. Bir çalışanın maaşını indirmek pek olası değildir ancak enflasyondan daha düşük bir zam verildiğinde çalışanın reel anlamda maaşı azalmış olacaktır. Benzer durum ülkeler içinde geçerlidir. Amerika’nın 17 trilyon dolar aşmış borcunun indirilmesi için %4-5’lik sürdürülebilir bir enflasyona izin vermesi ve bu şekilde reel anlamda borcunun kademeli olarak erimesi bazı ekonomi çevrelerince tartışılmaktadır.
3.      Enflasyon büyümeyi destekleyen bir unsurdur. Çok düşük seviyelerdeki enflasyon zamanlarında ülkeler resesyona girebilirler ve çıkmaları çok uzun zaman alabilir. Bunun en güzel canlı örneği Avrupa olduğu gibi Japonya yıllarca bu sorunla karşı karşıya kalmıştır.

Peki enflasyon nasıl ölçülür? Tanımda da belirtildiği üzere sürekli fiyat artışı gösterebilecek mal ve hizmetler bir sepette toplanır ve o ülkenin gerekli kurumu tarafından bu sepetteki ürünlerdeki fiyat değişimleri ay ay kontrol edilir. Ülkemizde TUİK(Türkiye İstatistik Kurumu) her ayın 4’ünde enflasyon(TÜFE-tüketici fiyat endeksi) verisini açıklar. Türkiye’de en çok tartışılan konulardan biri bu sepetteki ürünlerdir. 2013 yılında TÜFE sepetindeki toplam ağırlığın %51.5’ini oluşturan ilk 20 kalem: kira-taze sebzeler-ekmek-elektrik-otomobil-belediye suyu-benzin-cep telefonu görüşme ücreti-et-taze meyveler-tüp-dolmuş ücreti-LPG-sigaralar-doğalgaz-kömür-mazot-beyaz peynir-lokanta hizmetleri-deterjanlar dır. (Tam liste için link: https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=3&cad=rja&ved=0CD8QFjAC&url=http%3A%2F%2Fwww.tuik.gov.tr%2FPreIstatistikTablo.do%3Fistab_id%3D1345&ei=haeCUuDcLOH-4QTIrICICw&usg=AFQjCNF5O1jYorOUcmhjf-svlgshPwuxlQ&sig2=Hoeh1tIH5NmpANngQHVrtQ&bvm=bv.56146854,d.bGE ) )

Enflasyon ile ilgili bir diğer önemli soru ise enflasyonu kontrol etmenin kimin sorumluluğu olduğudur. Sadece bizim ülkemizde değil dünyanın farklı yerlerinde de enflasyon verilerinin hükümetler tarafından maniple edildiği iddia edilmektedir. Geçtiğimiz sene IMF bir adım ileri gidip Arjantin’in enflasyon verilerini artık kabul etmediğini açıklamış ve doğruluğunu sorgulamıştır. Dünyanın birçok yerinde ve Türkiye’de enflasyon kontrolü merkez bankalarının kontrolündedir. Yasalarla belirlenen merkez bankası görevleri farklılık göstermektedir. Avrupa Merkez Bankası’nın görevi Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası(TCMB) ile aynıdır; fiyat istikrarını sağlamaktır(%2 enflasyon hedefleri vardır). Fakat Amerika Merkez Bankası FED’in görevleri daha farklıdır. FED maksimum istihdamdan, fiyat istikrarından ve uzun vadeli ılımlı faiz politikasından sorumludur. Ancak fark edildiği gibi hepsinin ortak özelliği fiyat istikrarını koruma görevlerdir.

TCMB’si enflasyondan sorumludur. Hükümetin verdiği enflasyon hedefinin ± 2 puan aşağısı görüldüğü takdirde hükümete mektup yazmak ve bunun sebeplerini açıklamak zorundadır (Avrupa’da bu oran ±1’dir). Ancak enflasyon diğer kalemlerden bağımsız değildir. Enflasyonu düşürmek ya da yükseltmek için uygulanan politikalar gerek büyüme oranını gerek cari işlemler açığını, gerekse para biriminin fiyatını etkilemektedir. Dolayısı ile bazı zamanlarda enflasyon büyümeye tercih edilmektedir. Türkiye’de beklenenden fazla gelecek enflasyon rakamının bir açıklaması da bu şekilde yapılabilir. Geçen sene %2.2 büyüyen ve hedeflerin oldukça altında kalan Türkiye bu sene büyüme hedefini yakalama konusunda kararlı gözükmektedir ancak bunun da bedeli vardır, o da enflasyon ve cari açıktır.

2013 Yıl Sonu Enflasyon Tahmini


Bu kısma kadar olan bölümde enflasyonun önemi, nasıl ve kim tarafından ölçüldüğü ve kimin enflasyondan sorumlu olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Bu bölümde ise son dönemde tartışmalara sebep olan 2013 yıl sonu enflasyon beklentisi tartışılacaktır. Basit bir şekilde son 10 yılın aylık enflasyon değerlerini kullanarak; 1-aylık bazda görülen en yüksek ve en düşük enflasyon değerleri incelenecek, en kötü ve en iyi durumda nasıl bir rakamla karşılaşılabileceği tespit edilecek, 2- aylık bazdaki fiyat hareketlerinin ortalaması alınacak ve ortalama dahilinde gelen bir verinin nasıl bir rakam ortaya çıkaracağı görülecek, 3- standart sapma hesaplanacak, standart sapma ve ortalama kullanarak makul bir aralık belirlenmeye çalışılacaktır. 
çalışılacaktır.
1-Aylık Bazda Görülen En Yüksek ve En Düşük Değerlerin Belirlenmesi



Verilen ilk tablo aylık fiyat değişimini gösteren tablodur, ikinci tablo ise bir önceki yılın aralık ayına göre fiyat değişimini inceleyen tablodur. İkinci tablodaki rakamlar, birinci tablodaki verilen aylık değişimlerin tek tek toplanması ile bulunmuştur. TUİK’in internete sitesinden alınan enflasyon verilerinin ortalamaları hesaplanmış ve ilk tablonun altına yerleştirilmiştir. İkinci tabloya bakıldığında Ekim ayı sonunda 2012 yılı aralık ayından itibaren enflasyon %6.9 artmıştır. Bundan sonra açıklanacak ve birinci tabloya yerleştirilecek veriler ışığında son rakama ulaşılacaktır. Birinci tabloya bakıldığında Kasım ayı son 10 yıl ortalama fiyat artışı %1.147 oranında gerçekleşirken, Aralık ayında %0.240’lık bir artış gözlemlenmektedir. En iyi ve en kötü senaryoya hesaplanırken kasım ve aralık aylarında son 10 yılda görülmüş en iyi ve en kötü enflasyon rakamları baz alınmıştır;
-En iyi senaryo; Kasım: %0.30 Aralık: %-0.41 yıl sonu: %6.9+%0.30+%-0.41= %6.88
-En kötü senaryo; Kasım: %1.95, Aralık: %0.58 Yıl sonu: %6.9+%1.95+%0.58= %9.43

Yani Kasım ve Aralık ayları için son 10 yılda görülen en düşük aylık fiyat verileri tekrar gelirse enflasyon en iyi ihtimal %6.88 olacaktır ki hedefin (6.8) hala üzerindedir.
Kasım ve Aralık ayların son 10 yılda gördüğümüz en yüksek fiyat artışlarını görürsek enflasyon bu sefer %9.43 düzeyine çıkacaktır ki bu en kötü senaryo olarak görülmektedir.

Burada Türkiye için enflasyon tahminini zorlaştıran bir diğer konu aynı ayın farklı yıllardaki fiyat değişiminin direk olarak büyüme ile bağlantılı olamaması ve çok net bir yol izlememesidir. İkinci tabloda görüleceği üzere büyüme oranları ile enflasyon üzerinde net bir paralellik yoktur. Yüksek büyüme oranlarının etkisi kimi zaman daha geç hissedilirken, kimi zaman düşük büyüme oranlarına rağmen enflasyonun arttığı gözlemlenmektedir.

2- Aylık bazdaki fiyat hareketlerinin ortalaması alınarak ortalama Kasım-Aralık enflasyonu hesaplanması

İlk tablonun en alt sütünün da aynı ayın farklı yıllardaki fiyat değişim ortalamaları hesaplanmıştır. Bu hesaplama doğrultusunda Kasım ayı 10 yıllık ortalama değer %1.147 iken Aralık ayı 10 yıllık ortalama %0.24 olarak karşımıza çıkmaktadır. Ortalama değerler düşünüldüğünde enflasyon:

%6.9+%1.147+%0.24= %8.28

Görüldüğü üzere son 10 yıl ortalaması hesaba katıldığında karşımıza yıl sonu %8.3’lük bir enflasyon oranı çıkmaktadır. Bulunduğumuz şartlarda karşımıza çıkabilecek en olası rakam olduğu ekonomistler ve bankacılar tarafından dile getirilmektedir. Ancak bir adım daha ileri gidip son 10 yıllık verilerin ortalamalarının yanı sıra standart sapmalarını hesaplayıp daha düzgün bir aralık bulmak faydalı olacaktır. 

3- Standart sapma ve ortalama değeri kullanarak enflasyon aralığı hesaplanması

Verilen standart sapmaların hesaplanması bizlere sadece bu yılın Kasım-Aralık ayları için bilgi vermeyecek aynı zamanda bugüne kadar gerçekleşen aylık enflasyon değerlerinin ortalamaya ne kadar yakın çıktığını gösterecektir. Unutulmamalıdır ki standart sapma ne kadar yüksekse değer ortalama değerden o kadar şaşacaktır. Dolayısı ile bulunan standart sapma değerleri hangi ayın daha tahmin edilebilir, hangi ayın sürprizlere daha çok açık olduğunu bizlere gösterecektir.
Aylara göre Standart Sapma Değerleri:
                                    
Standart Sapma değerleri  : 

formülü kullanılarak hesaplanmıştır. Standart sapma(SS) değerinin ortalaması alındığında karşımıza 0.538 rakamı çıkmaktadır. Yani aylık bazdaki veriler ortalama %0.538 değerinde ortalamalarından sapmaktadırlar. SS ve Kasım-Aralık ortalama fiyat değişimleri birlikte hesaplandığında:
Kasım: Ort.
± SS = %1.147 ± %0.583= %1.73-%0.564
Aralık: Ort. ± SS=  %0.24 ± %0.335=   %0.575-%-0.095

Bu bilgiler ışığında enflasyon için alt ve üst bant belirlendiğinde:
Alt bant: %6.9+%0.564+%-0.095= %7.37
Üst bant: %6.9+%1.73+%0.575=    %9.25

Alt ve üst bandı belirlemenin yanı sıra standart sapma değerlerine bakarak hangi ayların sürprizlere açık olduğu anlaşılmaktadır. Mayıs ayı en tahmin edilemez ay olarak karşımıza çıkmaktadır, onu Ekim ve Şubat ayları izlemektedir. En rahat tahmin edilebilecek ay olarak ise karışımıza Eylül çıkmakta onu Aralık takip etmektedir.

Standart Sapma verileri ne kadar güvenilir? Ortalama ve standart sapma değerli daha önceki yılların açıklandığı verileri ile kıyaslandığında 120 ay içersinde 12 defa verinin standart sapma ile belirlenen bandın aşağısında geldiği tespit edilmiştir. Aşağı yönlü kırılmaların yoğunlukta olduğu ayların standart sapma değerli yüksek ya da düşük olan aylar olduğu gözlemlenmiştir. Son 10 yılda en volatil olan Mayıs verileri 2 defa bandı aşağı kırarken, en az volatil 2.ay olan Aralıkta da 2 defa bant aşağı yönlü kırılmıştır. Dolayısı ile standart sapma değerli daha ortalama olan aylarda bant kırılmaları daha az meydana gelmektedir. Geçen sene Kasım ayında bandı aşağı yönlü kıran fiyat hareketlerinin iki sene üst üste görülmesi zor gözükmektedir. Bunun yerine Aralık ayın için daha düşük bir enflasyon beklemek daha mantıklıdır. 

SONUÇ

Türk toplumu, yıllarca yüksek enflasyonlarla mücadele etmiş bir halk olarak 2-3 puanlık enflasyon değişimlerini ve enflasyonun kendi hayatına etkilerini çok fazla umursayan bir toplum değildir. Ancak yeni jenerasyonlarla bu alışkanlık değişmeye başlamıştır. Makul ölçüde enflasyon faydalı olduğu gibi yüksek miktardaki enflasyon oranları ülkenin gelişimine, büyümesine zarar vermektedir. Bunu en iyi yaşamış ülkelerden biri hiç şüphesiz Türkiye’dir. Para basarak hem enflasyonu şişirip hem büyüme sağlayan hükümetlerin izlediği politikaların, arkasından gelen krizlerle ne kadar yanlış olduğu tecrübe edilmiştir. Bir ülkenin elbette birincil önceliği büyüme olmalıdır ancak bunu yaparken enflasyon feda edilmemelidir, nitekim intikamını almayı asla ihmal etmeyen bir makro veridir.

2008 krizi sonrası ucuz para ile aşırı ısınan gelişmekte olan ülkelerden biri de Türkiye idi. 2010-2011 şaşalı büyüme dönemlerinden sonra ülke artan enflasyon ve cari açığını dizginlemek için bir takım önlemler almıştır. Geçen seneki %2.2 büyüme, cari açıkta ve enflasyondaki gerilemeler bunun bir parçasıdır. Önümüzdeki senenin seçim yılı olması hasebi ile geçen sene beklentilerin çok altında kalan büyüme rakamını bu sene yakalama hatta geçme hevesi elbette vardır. Ve bu heves siyasiler için normaldir. Dolayısı ile Türkiye bu sene büyüme noktasında muhtemelen beklentileri karşılayacaktır. Bu konuda insanların en çok birlikte yaşamaya alışkın olduğu enflasyondan feragat edilmiştir. Bu noktada "Merkez Bankası ne kadar suçlanmalıdır?" sorusuna, büyüme verileri görüldükten sonra cevap vermek daha akıllıca olacaktır.

Yukarıda yaptığımız basit aritmetik hesaplar göstermiştir ki, 2013 yıl sonu enflasyonu %7.4-%9.25 aralığında gelecektir. Arka arkaya iki sene Kasım ayında düşük enflasyon görülme ihtimali matematiksel olarak oldukça düşük gözükmektedir her ne kadar Kasım sürprizlere açık bir ay olsa da. Gerek Standart Sapma hesabı ile gerekse son 10 yılın ortalamasını alarak yaptığımız hesapta gördüğümüz üzere yıl sonu enflasyonunun %8.3 olarak gerçekleşmesi hiç sürpriz olmayacaktır.  Elbette Merkez Bankası son iki ayda bazı tedbirler alacak ve enflasyonu mümkün olduğunca dizginlemeye çalışacaktır. Ancak her halükarda %7.4-%8.4 arası bir enflasyon bizi beklemektedir.

17 Ekim 2013 Perşembe

Türkiye Ekonomisine Genel Bakış -4-

Daha önce Türkiye ekonomisinin makro kalemlerini inceleyen 3 farklı yazı yayınlamıştık. Aradan 9 ay geçti ve bu süre zarfı içerisinde özellikle gelişmekte olan ülkeler için farklı gelişmeler yaşandı. Bu kısa değerlendirmede gelişmekte olan ülkelerin büyüme rakamlarını aşağı çeken etkenlerden bahsedeceğiz, Türkiye’nin açıklanan Orta Vadeli Programına göz atacağız ve gelişmekte olan ülkelere kıyasla durumumuzu ortaya koymaya çalışacağız. Bunun yanı sıra gelişmekte olan pazarları tehdit eden küresel etkenleri inceleyeceğiz.

Küresel krizin ardından durgunluktan çabuk çıkan gelişmekte olan ülkeler aşırı ısındılar ve 2010-2011 yılları ardından büyümede zorunlu bir aşağı yönlü hareket başladı. Bunun en önemli sebebi Türkiye’de de gözlemlediğimiz gibi hızlı artan enflasyon ve cari açık değerleri idi. Brezilya ve Hindistan’da enflasyon rakamları %7’ye ulaşmıştı. Her ne kadar tek haneli rakamlar bizlere çok büyük gibi gelemese de ülke ekonomisi için ciddi tehditler oluşturmaktadır. Benzer şekilde cari açık rakamları da hızlı bir şekilde arttı gelişmekte olan ülkelerde. 2010-2011 yıllarında bir ülke ne kadar hızlı büyüdüyse daha sonra yavaşlaması da o kadar sert oldu. Türkiye %8.5 büyüme ortalaması yakalamasının ardından ve biz nerdeyse hava fişek falan atacakken geçen sene %2.2 büyüdü. 2 yıl önce bütün gelişmekte olan ülkeleri solladık ve Çin ile başa baştık. Peki neden bu kadar sert bir şekilde indik?

Bu iniş bilinçli yapılan bir hareketti, her ne kadar durmak yok gaza basmaya devam diyen siyasetçilerimiz olsa da yapmamız gerekeni yaptık ve soğuduk, soğumaya da devam ediyoruz. Öncelikle hızlı büyüme zamanlarında cari açığımız rekor seviyelere ulaştı. %5 seviyesinin bile tehlikeli olduğunu düşünürsek %9.7 çok çok riskli bir düzeydi. Aynı zamanda enflasyon tekrar çift hanelere çıkmış 10.45’i görmüştü. Dolayısı ile bir soğuma operasyonu kaçınılmazdı. Bu sadece bizim yaptığımız bir şey değildi, ama en sertini biz yapmak zorunda idik. Bunun en önemli sebebi bizim ekonomik yapımız. İthalat bazlı büyüyen bir toplumuz, geçen sene ihracatta rekor kırdık ama büyümeye etkisi çok sınırlı kaldı. Bu bizim ülkenin gelişmiş bir ülke olma yolunda ilerlemesinin önüne geçen en önemli etken.  

Orta Vadeli Plan’a(OVP) baktığımız zaman Türkiye’nin diğer gelişmekte olan ülkeler gibi “ılımlı” büyüme trendini devam ettireceği gözlemleniyor. Geçen sene 2.2 büyüyen Türkiye’de cari açık %6’ya gerilemişti. Bu sene 3.7 büyümesi beklenen Türkiye’nin cari açığında biraz artış olacak ancak bu artış sert düşüşün getirdiği bir tepki olacak. OVP’de görüldüğü üzere orta vadede cari açık %5’in altına indirilmeye çalışılmaktadır. OVP’ye göre bu sene sonunda cari işlemler dengesi GSYH’nin %7.1’ne 2014’te 6.4, 2015’te 5.9’a ve 2016’da 5.4’e düşmesi beklenmektedir. Cari açığa paralel olarak enflasyonda bu sene artış beklenmektedir. 6.2’den 6.8’e çıkacak enflasyonun önümüzdeki sene 5.3’e gerilemesi ertesi senelerde 5’te kalması planlamaktadır.

Cari işlemlerde ve enflasyon rakamlarında hedefi tutturabilmemiz için büyümeyi iyi kontrol etmemiz gerekmektedir. Bu sene 3.7 büyümesi beklenen ülkenin önümüzdeki sene %4 ve ertesi seneler %5 büyümesi planlanmaktadır. Her şey yolunda gittiği takdirde makul bir program görmekteyiz karşımızda. Ancak ülke ekonomisini tehdit eden çeşitli faktörler bulunmaktadır. Bunlar hem iç dengeleri hem de küresel dengeleri kapsayan etkenlerdir. OVP bu etkenlerin hepsinin bizim lehimize gelişeceği düşünülerek hazırlanmış bir programdır.

Türkiye Ekonomisine Tehdit Oluşturabilecek Etkenler:

1-    Türkiye ekonomisi siyasette yaşanan gelişmelere karşı çok kırılgan bir ekonomidir. Özellikle yabancı yatırımların ülke ekonomisinin haraketliliğine etkisine düşünürsek, yaşanan politik ve siyasi gelişmeler yabancı yatırımları bir anda kesebilmektedir. 22 Mayıs’ta FED açıklamalarının ardından yaşanan Gezi olayları sonu ülkeden 15 milyar dolara yakın para çıkışı gözlemlenmiştir. Türkiye yabancı yatırımcılar için önemli bir cazibe haline gelmiştir(dünya sıralaması 13’tür). Ülkenin iç dinamiklerinin çok değişken olması ve gittikçe kutuplaşan halk yapısı Türkiye’yi tahmin edilmesi zor bir ülke haline getirmektedir. Yatırımcıları temkinli olmaya sevk etmekte ve kredi derecelendirme kuruluşlarının ülkenin notunu arttırmamalarına sebep olmaktadır. Bunların aşılması için istikrarlı bir politik düzene ihtiyaç vardır. Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın önümüzdeki seçimlerde ne yapacağını hala bilmiyoruz, 3 dönem vekillik yapmış milletvekillerinin tekrar seçilmemesi neredeyse bütün bakanların değişmesini işaret etmektedir. Aynı şekilde kendisininde nasıl bir yol izleyeceği, ülkenin başkanlık sistemine geçip geçmeyeceği hala bilinmezler arasındadır. Demokratikleşme yolunda zayıf ve verimsiz muhalefet Türkiye’nin orta vadede en önemli politik problemlerinden biridir. Bu politik yapı ile tekrar koalisyon hükümetlerinin başa gelmesi ekonomideki dengesizlikleri de beraberinde getirecektir.

2-    Siyaseti dışarıda bıraktığımızda bir diğer önemli konu Suriye meselesi ve Türkiye’nin bu konudaki ısrarıdır. Dünya bir savaşın kapısından döndü, eğer siyasi liderlerin istediği gibi bir savaş çıkmış olsaydı şuan çok daha farklı konulardan bahsediyor olacaktık. Neyse ki savaş şuan askıya alındı ama Türkiye için hala bir tehdit olarak karşımızda durmaktadır. Savaş çıkması durumunda yabancı yatırımlar sıfıra yaklaşacaktır ve savaş sürdükçe bu devam edecektir. Türkiye söz konusu olduğunda Suriye konusu orta vade de ekonomiye önemli bir risk oluşturmaktadır.

3-     Türkiye ekonomisi yapısı gereği dışa bağımlılığını hala sürdüren bir ekonomidir. İhracat bakımından bir hayli geri kalan ülkemiz ihraç yapabilmek için ithalat yapmaya gerek duymaktadır. Dolayısı ile ihracatın ülke ekonomisinin büyümesine katkısı sınırlıdır. Gelişmiş ülke olma yolunda önümüzde duran en önemli sorunlardan biri olan ihracat-ithalat dengesi küresel krizlere karşı Türkiye ekonomisini daha kırılgan hale getirmektedir. “Orta gelir tuzağı” nı anlattığımız yazıda değindiğimiz gibi Türkiye’nin gelişmiş bir ülke olma yolunda ilerlemesi için kendi markalarına ihtiyacı vardır. Güney Kore bu konuda en güzel örneklerden biridir. Söz konusu marka oluşturmak olunca akla ilk gelen araba üretimidir ülkemizde. Ancak şuan için araba üretimi verimli görülmemektedir. Maliyetler yüksek, karlılık düşük ve ürettiğimiz arabayı satabileceğimiz pazar sınırlı olacaktır. Dolayısı ile araç başına düşen maliyet artacaktır. Üstelik araba yapmak için dışarıdan motor ithali yapmamız gerekmektedir, bütün bunları bilen iş adamları böyle yüksek yatırım gerektiren, sonu net gözükmeyen ve küresel krizlerden çok çabuk etkilenen bir sektörden uzak durmak istemektedirler. Dacia(Romanya arabasıdır) gibi Renault’dan motor alıp araba yapmaksa derdimiz onu yapabilecek düzeydeyiz ancak bizim katma değerimiz çok düşük olacaktır. Otomotiv sektörü yerine sağlık sektörü, tıbbı malzeme üretimi gibi alanlar çok daha verimli gözükmektedir. Ayrıca enerji konusunda dışa olan bağımlılığımızın bizi enerji sektörüne doğru yönlendirmesi gerekmektedir. Cari açık Türkiye’nin kronik problemi olarak göze çarpıyor ve enerjinin toplam ithalattaki payı %25’tir. Ülke büyüdükçe cari açığın artmasına sebep olan ne önemli kalemdir. Dolayısı ile unutmayalım ki üreteceğimiz bir birim enerjinin ülke ekonomisine katkısı araba üretmekten çok daha fazla olacaktır.

4-    Türkiye ekonomisinin devamlılığına etki edecek bir diğer etken Amerika Merkez Bankası FED’tir. 22 Mayıs’ta FED başkanı Ben Bernanke 2008 krizinden bu yana yürüttüğü ve 3 defa tekrarladığı varlık alım programını(Quantative Easing-QE) Eylül ayı itibari ile azaltabileceğini söyledi. Bunun sonucu olarak 2008 yılından beri gelişmekte olan ülkelere giden sıcak, ucuz para çekilmeye başladı. Döviz çıkışı sonucu yerel para birimleri çok şiddetli bir şekilde değer kaybetti. Brezilya Real’i %20 değer kaybederken, Hindistan Rupi’sinde değer kaybı %22’ye ulaştı. Türkiye’de dolar 2.08’e ulaşarak tarihi rekorunu kırdı. Nitekim gelişmekte olan ülkeler piyasaya müdahale etmek durumunda kaldılar. T.C. Merkez Bankası başkanı Erdem Başçı’nın dediği gibi TL’yi “aslanlar gibi” savunmaya çalıştık, bunu yaparken de faiz arttırmadık. Başçı’nın faiz arttırmamasında birkaç sebep var elbette. Öncelikle piyasaya güven vermek istedi, bizim rezervlerimiz sağlam, biz bunu bekliyorduk dedi(TCMB aylar öncesinden bankaların döviz cinsinden munzam karşılıklarını arttırmıştı, yani ticari bankalar artık daha çok döviz merkez bankasında tutuyordu. Döviz rezervlerimizin tarihi zirve yapmasının sebebi buydu, siyasilerde iyi reklam yaptı o ayrı). İkinci olarak faiz, TCMB’nin enflasyon karşısında kullanabileceği en önemli silah, TCMB’nin birincil amacı fiyat istikrarını, yani enflasyonu dengelemek. Enflasyon %7’ye yakın gelecek bu sene, eğer beklenenden daha yüksek olursa Başçı bu kozunu kullanacaktır ki %7 bile yüksek bir oran. Nitekim Brezilya enflasyonu düşürmek için bu sene 5 defa faiz arttırdı(%9.5 şuan). Üçüncü olarak faizi her sıkıştığınızda kullanmak çok doğru bir seçenek değil en azından teori olarak. Bir ülkenin faizi ne kadar yüksekse karşılaşılabilecek risk o kadar fazladır. Dolayısı ile Türkiye imajını korumaya gayret gösterdi. Aynı zamanda faiz artışı demek daha az yatırım ve daha az büyüme demektir. Zaten az olan büyüme oranımızı riske atmak istemedik.
Peki ne kadar başarılı oldu? Başçı’nın 1.92 gibi bir kur tahmini yapması iddialı ve biraz da yersiz oldu ama faiz silahını kullanmaması elini kuvvetlendirdi. FED’in varlık alım programlarını durdurmaması hatta yeni gelecek FED başkanının yaklaşımı dolayısı ile bir yıl daha devam etme olasılığı dünyada enflasyonist baskıları arttıracaktır. Ayrıca Kemal Derviş’in de dediği gibi 2 lira civarı bir parite bize her zaman dünya pazarında avantaj sağlayacaktır.


5-     Olası bir kriz ihtimali konuşuluyor ekonomistler arasında. 2013 Nobel Ödülü’nü kazanan Robert Schiller tekrar emlak balonlarının oluştuğunu söylüyor ve FED’in uyguladığı politikalardan dolayı özellikle gelişmiş piyasalardaki borsalarda ciddi derecede balonlar olduğunu belirtiyor. Amerikan borsaları S&P500, NASDAQ ve Dow Jones tarihi seviyeleri gördüler oysa Amerikan ekonomisi son Bej Kitap’ta bahsedildiği gibi ılımlı bir büyüme içerisinde. Benzer şekilde Avrupa hala kan ağlıyor. Çok ciddi temel sıkıntılar hala devam ediyor. İtalya, İspanya gibi ülkeler hem yüksek borç oranına sahipler hem de istihdam konusunda çok ciddi sıkıntıları var. Avrupa’da istihdamdan dolayı enflasyon artmıyor(Eylül %1.3). Sorunların aşılması için hala ciddi bir zaman gerekmekte. İşsizlik oranı %12’nin üzerinde.
Öte yandan Çin’in finansal sisteminde bazı problemler var. Gölge Bankacılık ciddi bir şekilde artarken finansal kuruluşlar temelden zayıf. Herhangi bir önlem alınmazsa 2015-2018 tarihleri arasında Çin’de finansal bir kriz görmek kaçınılmaz olacaktır. Ancak Çin gelişmemiş finansal sektörünü bir kere daha kurtarabilecek kadar güçlü bir sermaye yapısı var. Tabi bu demek değildir ki kısa vadede önemli bir etki yapmayacak.
Amerika-Avrupa ve Çin’in yanına birde gelişmekte olan ülke ekonomileri ekleniyor tabi ki, BRIC(Brezilya-Rusya-Hindistan-Çin)ülkelerinin büyüme tahminleri genel trendlerinin çok altında. Bütün bu etkenler dünya ekonomisinde de kırılganlığın artmasına sebep oluyor. Schiller’in söylediği gibi patlayacak bir balon dünyayı tekrar resesyona sokabilir ve bizim OVP komple değişebilir.

Türkiye ekonomisine orta vade de etki edebilecek çeşitli faktörleri ve ülkenin kırılganlıklarını dile getirmeye çalıştık. Gözlemlediğimiz kadarıyla Türkiye son 10 yılda gelişmekte olan ülke trendini yakalamış durumdadır ancak biraz aceleci davranmaktadır. Amaç hızlı bir şekilde değil, ılımlı ve stabil bir büyüme olmalıdır. Bu esnada enerji konusundaki önemli sorunlara çözüm getirilmeli, gelişmiş bir ülke olma yolunda ilerlerken büyük markalara taşeronluk yapmanın yanı sıra kendimizi kandırmadan farklı alanlarda büyük markalar oluşturulmalıdır. Gelişmekte olan bir ülke için servis ve tarım sektörlerimiz yüzdesel olarak fazla büyükken, üretim sektörümüz gelişmekte olan ülke ortalamasının altındadır(Türkiye; tarım: %8.9, üretim: %28.1, hizmet: %63; Gelişmekte olan ülkeler; tarım: %5, üretim: %30, servis: %55). Bu da bize üretim sektörümüzün hala daha gelişmemiş olduğunu göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerin en önemli özellikleri; ucuz iş gücü sağlayıp, üretim yapıp büyümek ve geliştikçe servis sektörüne kayıp tüketim odaklı bir toplum olmaktır. Fakat ne yazık ki biz çok erken tüketim toplumu olduk.

OVP orta vadede mantıklı ve makul bir plan olarak gözükmektedir. %5 kuralını temel olan bir program olduğu açıktır(%5 kuralı: %5 enflasyon, %5 cari-açık, %5 büyüme). Ancak yukarıda bahsettiğimiz ve bahsetmeyi unuttuğumuz ya da tahmin edemediğimiz birçok parametre programın uygulanmasında etkili olacaktır. 2015’te çıkabilecek bir kriz bütün programı sil baştan yapmaya sebep olacaktır. Dolayısı ile dünyayı yakından takip etmeli, aceleci davranmamalı ve sistemli bir şekilde gelişmiş bir ülke olma yolunda ilerlemeliyiz. Her ne kadar bu konuda çok becerikli değilsek de. 

12 Ekim 2013 Cumartesi

Rolling in The Deep

Recent days we have followed America’s debt-ceiling problem and government shutdown process. But problems of the world economy are not limited with just two of them. There are a lot of important issues which pose threats to world economy. There are still fundamental problems in US while Europe and Eurozone still in recession. Also emerging markets are very far from their glorious days. More importantly, as we currently see in US, politicians use democracy for their own sake. It is not just happening in US, it also happens nearly in all multi-national countries. Besides, Middle East has been very hot for 3 years after Arab Spring wave started and it becomes even hotter.

Debt Ceiling does not only pose a threat to American economy, but also it directly affects the world economy because of highly integrated world economic structure. Unfortunately there is something called “debt-ceiling” in US which is theoretically efficient but practically inefficient idea. Right now debt ceiling in US is 16.694 trillion dollars, approximately 106% of the 2012 USA GDP. Since 1940 it has raised 79 times. Debt ceiling stands as a control mechanism for the government spending and economy. But firstly, it is a number so whenever GDP increases you need to increase that also. Secondly it is useless for decades because governments which are ruled by the democrats (who are highly affected by Keynesian economists) do not care about it very much. Thirdly, even if there should be something like debt-ceiling it has to be a ratio according to GDP not in numbers.

What will happen if government shutdown continues and there won’t be any agreement on debt-ceiling? Answer is simple: US will default on its debt which means a catastrophe. Experts predict that US will reach debt ceiling at 18th October, by some tricks this process could be extended through the end of the month but not much more. Until that point government should do something. Right here politics come into play. Republicans do not accept debt-ceiling rise because of Obamacare (new health-care system which is designed by Obama administration). They use their House power as a political threat and Obama wants to dictate his package to them. In my opinion Republicans will continue resist until the last moment, because they think Obamacare is not good for their country and their people. They are trying to tell people: we are fighting for your future, we will not come to heel until the last moment so let us win next election. But this strategy is not working. 70% of the people in US blame Republicans for shutdown. 

So what is going to happen? Will Boehner continue playing Adele’s Rolling in The Deep for Obama? Surely US will not default. Even Republicans will not let that happen. (These kind of situations always remind me Churchill’s quote: “You can always count on Americans to do the right thing—after they’ve tried everything else.”)Because they know, if it happens US will suffer a lot. Dollar won’t be a reserve currency anymore, they will lose some trading partners such as China and Japan, which are holding approximately 2.5 trillion$ US debt. Therefore there will be an agreement next week. But, Americans should abolish debt ceiling in the end, if they do not, at least they should convert it to a percentage rather than a number(debt ceiling could be 110 % of the GDP). Otherwise even if they increase this time maybe 5 years from now we will again face with this kind of idiocy.

Lastly funny story about shutdown: “In 1975, the Australian government shut down because the legislature had failed to fund it, deadlocked by a budgetary squabble(like US today). Australia's 1975 shutdown ended pretty differently, Queen Elizabeth II's official representative in Australia, Governor General Sir John Kerr, simply dismissed the prime minister. He appointed a replacement, who immediately passed the spending bill to fund the government. Three hours later, Kerr dismissed the rest of Parliament. Then Australia held elections to restart from scratch. And they haven't had another shutdown since.”(Washington Post). Unfortunately there is no Queen in America.

Another important development in recent days is that, Obama announced Jenet Yellen as a FED Chairman, sorry Chairwoman. She will be the first female governor of the FED in American history. People call her “dove”. There are dove and hawk expressions in America. Dove term is used for economists who are much more concerned about employment. Hawks are much more concerned about price stability(inflation). Yellen is a dove while the other candidate, Saunders, is a hawk. Therefore markets are highly pleased with Yellen’s announcement. Because US needs jobs and in order to increase employment Yellen will continue loose monetary policy. As you know Bernanke didn’t taper the QE, so probably he won’t do that in his term. Only person who could taper QE is Yellen, she can do that in her first meeting on March 2014. However, Yellen loves that kind of stuff even more than Bernanke. Therefore QE may continue for one more year and probably we will not see any increase in interest rates. Cheap money will continue its flow all over the world. But is it good?

After Bernanke said he could start tapering QE emerging markets nailed down. Not only stock markets plunged, but also emerging countries’ currencies decreased very sharply. Brazil’s Real decreased 22%, Indian rupee tumbled more than 20%. Weak currency is a great advantage for emerging economies but very fast movements indicates some important problems and risks. Emerging markets have exposed inflows very much since 2009. After FED announced QE there were two ways ahead of them. First one was controlling money flows and growing moderately but steadily, the second way was do not controlling and letting money in, by selecting second way they have grown faster than they had imagined. Politicians liked the second way. But countries who did not control money flows suffered most. Turkey, Brazil and India are the best examples for that. Their current account deficits increased very sharply and after Bernanke’s announcement they lost their control on their currencies, I do not even mention the inflation. So supplying cheap money to the economy can have side effects. Right now world has lost its growth engines, emerging markets, this situation also affects directly China which is another long story.  

One more thing about Yellen; she is really a brilliant economist but we should not forget that she was the chairwoman of the San Francisco FED at the time of 2008 crises where most bankruptcies occurred. She like free market economy and regulation is not her first concern, but last recession showed us, necessity of regulation and control increases as complexity increases.


After debt-ceiling problem is solved, there are still a lot of problems ahead of us like Euro zone, inequality, emerging markets and so on.